Tercihiniz Depresyondan yana mı, Yaşamaktan Keyif Almak’tan yana mı Olurdu?
Yaşamaktan keyif almak, çoğu zaman ulaşılması zor ve sanki yalnızca “şanslı” insanların deneyimleyebileceği bir hedef gibi durur. İnsan bu zorluğu hissettiğinde, içinde hemen bir “kolay yol” arayışı doğar. Hepimiz kısa ömrümüzde iyi anılar biriktirmek, daha az yorulmak ve daha çok doyum almak isteriz. Fakat yaşamın tamamına keyif alıcı bir gözle bakabilmek, tek bir formülle açıklanamaz. Mutluluk hazır bir hedef değildir.Yaşama verilen kişisel bir yanıttır.
Bu nedenle “Ne alırsam keyif alırım?”, “Ne yaparsam daha mutlu olurum?”, “Nereye gidersem iyi hissederim?” gibi soruların yanıtı, kişiden kişiye değişir. Keyfi sürdürülebilir kılan şey, dışarıdan alınan hazır çözümler değil, kişinin kendi hayatını içtenlikle gözden geçirebilmesidir. “Ne yaparsam mutlu olurum?” dan çok “Bu hayat benim için ne ifade ediyor?” sorusu önemlidir. Mutluluk dışarıda bulunmaz, içeride anlamlandırılır. Kişinin kendi değerleri ile uyumlu yaşaması, yaşamının kendisine anlamlı gelmesi acı varken bile hayat ile bağ kurabilmesine olanak sağlar.
Acı, üzüntü ve depresyon “Bozukluk” değildir. Yaşamda anlam arayışının bir parçasıdır. Korku, neşe, öfke, tiksinme, şaşırma ile birlikte üzüntü, altı temel duygudan biridir. Tüm bu duygular kişiyi tetikleyerek harekete geçirirler. Üzüntü duygusu, yeni çözüm yolları arama konusunda bizi harekete geçirir. Üzüntüyü hemen yok etmek değil, onu bastırmadan “Ne söylediğini anlamak.” gerekir. Uzun süren çözüm bulunamayan üzüntülü olaylar depresyona dönüşürler
Keyif Arayışı Neden Yorucu Olur?
Günümüzde “nasıl mutlu olunur?” sorusuna cevap verdiğini iddia eden çok sayıda içerik ve yöntem vardır. Bir kitap ne yememiz gerektiğini söyler, bir diğeri doğru düşünme tarzını öğretir, bir başkası sabah rutinleriyle “başarı formülü” sunar. Okur, dener, uygularız. Fakat bunlar çoğu zaman beklediğimiz keyfi vermez. Çünkü ezbere yapılan ve kişiye özel olmayan
hareketler, bir süre sonra mekanik bir göreve dönüşür. Ruh “mekanik” olanı yaşamak olarak algılamaz.
Günümüzde hayatı “optimize edilecek proje” olarak görüyoruz. Kendimizi sürekli “iyi hissetmeliyim” baskısı altına alacak çok sayıda kitap, video, yöntem üretiyoruz. Bu alanda kocaman bir pazar oluştu. Bu konuda bu kadar çok ürün olması “Doğru yolu kaçırıyorum!” hissini yaratıyor. Bu alanda her yeni öneri insanın kendisini yetersiz hissetmesine sebep oluyor. Sürekli değişik yöntemler denemek, aşırı çabalamak, dış talimatları dinlemek içsel sinyalleri duymamızı engelliyor. Kendini sürekli keiyfli olma baskısı altına almaya ve üzüntüye, sıkılmaya, boşluk hissine düşman gibi davranmaya sebep oluyor. Kendi ritminde, kendi hayat temponun içinde kendi yaralarını da görüp kabüllenerek yaşamla baş edebilmek gerekir.
Asıl mesele, yaşamdan keyif almayı sürekli bir zirve hâli zannetmemizdir. Oysa keyif, “hep” hissedilen bir duygu değil; yaşamın içinde dönem dönem açılan bir alan, bir nefes, bir rahatlama hâlidir. Mutluluk sürekli bir sabit duygudurum hali değildir. Talep edildiğinde gelmez. Bu açıdan bakılınca keyif üretilecek bir şeyden çok farkına varılacak bir hâl alır. Bu hâli güçlendiren en büyük kaynak ise insanın kendisi ile temaslı olmasıdır. Kendi ihtiyaçlarını bilip, önceliklerini belirleyecek güce ulaşmasıdır.
Yaşamdan Keyif Almak Bir Sonuç Değil, Bir Süreçtir
Yaşamaktan keyif almak, ulaşılıp biten bir hedef değil; zamanla inşa edilen bir süreçtir. Sürekli mutlu olmak gerçekçi değildir. Ancak yaşamın bütününe daha anlamlı ve kabul edici bir yerden bakabilmek mümkündür. Bunun için kişinin kendini tanıması, duygularını fark etmesi, sınırlarını ve ihtiyaçlarını anlaması gerekir.
Modern felsefenin oluşumuna katkısı büyük olan Hegel, “Ben ancak bir başkası tarafından tanındığımda insan olurum.” Yani ‘ben’ algısı, ancak ‘sen’ aracılığı ile kendisini tanır, demiştir. Psikodrama, triadik sistem köklerinden grup terapisi kuramını oluşturan Moreno, insanın beynin doğru bir şekilde çalışması için en az iki kişilik bir ilişkinin var olması gerektiğini söyler. Ben (I), sen (YOU) ve biz (WE) yani sosyal alan, grup olarak ele almış, Benliğin sağlıklı bir şekilde aktive olması için sen ve biz tarafından tanınmaya ihtiyaç olunduğunu ifade etmiştir. Bu nokta da Hegel ile Moreno, kendimiz ile sağlıklı temas kurmamızı ilişki içinde olmamız durumuna bağlamıştır. Bizi “iyi” hissettiren şeylerin başında; güven duygusu, aitlik, paylaşım ve yakınlık gelir. İşte bu noktada küçük ama etkili bir sır karşımıza çıkar: İnsan, sosyal bir canlıdır.
İnsan Sosyal Bir Canlıdır: Keyfin Temeli Bağ Kurmaktır
İnsan ilişkileri, yalnızca sohbet etmek için değil; ruhu ayakta tutmak için de gereklidir. Sosyal bağları zayıf olan bireylerde sağlık sorunlarının daha erken yaşta ortaya çıkabildiği; buna karşın sosyal ilişkileri güçlü olan bireylerin hem yaşam kalitesinin arttığı hem de daha uzun yaşama eğiliminde olduğu bilinmektedir.
Burada kritik nokta, “kaç kişi tanıyoruz” sorusu değildir. Asıl belirleyici olan, “kaç kişiyle güvene dayalı, samimi ve gerçek ilişki kurabiliyoruz” sorusudur. Kalabalıklar içinde yalnız hissetmek mümkündür; fakat birkaç derin bağ, insana büyük bir dayanıklılık kazandırır.
Nicelik Değil Nitelik: Kaliteli İlişkilerin Gücü
Yüzlerce tanıdığa sahip olmak, keyif aldığımız anlamına gelmez. Kaliteli ilişki, kişinin kendini saklamak zorunda kalmadığı; duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını açıkça ifade edebildiği ilişkidir. Bu tür bağlar, hayatın zor dönemlerinde koruyucu bir kalkan gibi çalışır.
- Yargılanmadan dinlenme
- Anlaşıldığını hissetme
- Yalnız olmadığını bilme
- Güvende olma
Kaliteli ilişkiler, yalnızca “iyi gün arkadaşı” olmakla sınırlı değildir. Zor günlerde de yan yana durabilmek, güveni kalıcı kılar.
Yargılanmadığımız Ortamlar Neden Daha Keyiflidir?
İnsan, yargılanacağına dair bir beklenti taşıdığında savunmaya geçer; rol yapar, kendini sansürler, “yanlış anlaşılmamak” için daha fazla enerji harcar. Onaylanma X dışlanma arasında zihinde bir çatışma oluşur. Bu da zihinsel yorgunluk yaratır. Oysa dost bir ortamda, kişinin kendisi gibi olabilmesi mümkündür. Güvenli bir ortamda kendi ritminin içinde kalabilmen böylece yaşamaktan doğan yaralarını görüp kabüllenebilmen ve yaşamın getirdikleri ile baş edebilir olman mümkün olur. Üzüntülerinle, sıkılmalarınla, boşluk hissin ile düşman olmak yerine barışır, takılı kalmadan yoluna doğal akışında devam edersin.
Ön yargıları bir kenara koyup bir insanı tanımaya çalışmak, ortaklaşan yönleri keşfetmek ve farklılıklarla barışabilmek; hem bağ kurmayı hem de yaşamın içindeki keyif alanlarını genişletir. Kendimizi tanımak, değer yargılarını üretmek ve sahip çıkmak da ancak güvenli ilişkilerde mümkün olur. Yanlız olmadığını bildiğin, anlaşıldığını hiseedebildiğin, yargılanmadığın için en büyük sırlarını paylaşabildiğin güvenli bir ortam kendi tanımana aracı olur. Böylece kendi ihtiyaçlarını, hayattaki önceliklerini belirleyebilirsin. Sonucunda yaşadığın hayattan keyif alırsın.
Paylaşım ve Doyum Arasındaki Bağ
Sevinç paylaşıldığında çoğalır; zorlanma paylaşıldığında hafifler. İnsanın çevresinde güvenebileceği, sır saklamak zorunda kalmadığı, kendini açıklıkla ifade edebildiği, hatalarında dostça uyarılan ama terk edilmeyen ilişkiler olduğunda yaşamın doyumu artar.
Bu tür ilişkiler, kişinin hayatına “tamir edici” bir etki katar. Çünkü insanı en çok yoran şey, zorlanmayı tek başına taşımaktır.
Bireyselleşme ve Kaybolan Komşuluk Kültürü
Günümüz koşulları bireyselliği desteklerken, birçok kültürel bağ zayıflamıştır. Komşuluk ilişkileri de bunlardan biridir. Oysa komşuluk, yalnızca selamlaşmak değil; dayanışma, paylaşım ve “zor günlerde birbirini tutmak” demektir. Teknoloji ile birlikte komşuluk ilşkileri zayıflamaya başlamıştır.
Teknolojik dünya da yalnızlık ile tek başına kendine yeten ‘gerçek birey’ olma fikirleri karıştırılır oldu. Yanlızlık bir ‘eksiklik hissi’ doğuruyor, kişinin ihtiyaç duyduğu bağlarını kurmaması ile ortaya çıkıyor. Asıl konu kimsenin olmaması değil, ‘temasın’ olmamasıdır. Böylece kalabalıklar içinde yalnızlıklar oluşur oldu. Teknoloji ile bağlantı sayısı artmış gibi görünsede bağlantı derinliği yani yakınlık duygusu yaratan ilişkiler azaldı. Bunun sonucunda insan konuşsa dahi temas kuramamaktan, görünse dahi hissedilmemekten muzdaripleşti.
Gerçek birey olma, kendinden kaçışın bittiği noktada başlar, kişinin kendisi ile temaslı olduğu tek başınalık halidir. Başkalarına mecbur olmadığı ve başkaları ile birlikte olmayı seçebildiği için bireysellik oluşur. Yani diğerleri ile temassızlıktan çok yakın ilişkiler kurabilme becerisini gerektirir. Kişiyi eksik hissettirmekten öteye kendine yakınlaştırır.
Bir mahallede birbirini tanıyan ve temas kuran insanlar, bir grup oluşumu yaratarak duygusal zorluklarla daha kolay baş edebilirler. Çünkü insanın, tek başınalığı yalnızca kendine güvenerek değil; ihtiyaç anında destek görebileceğini bildiği ilişki ağı içinde güçlenir.
Teknoloji, Yüzeysellik ve Gerçek Yakınlığın Kaybı
Teknolojik kültür, insanlara hızlı iletişim imkânı sunarken bir yandan da insan ilişkilerinde araya mesafe konmasına sebep olmaktadır. Sohbetler yüzeyselleşebilir, gerçek karşılaşmalar azalabilir ve gerçek yakınlığın yerini kısa etkileşimler alabilir. Yüzeysellik arttığında, dedikodu gerçek temasın önüne geçmeye başlayabilir.
Oysa gerçek yakınlık; zaman, emek ve açıklık ister. Birbirini gerçekten tanıyan insanlar arasında güven oluşur; güven de yaşamdan alınan keyfi belirgin biçimde artırır.
Yardım Etmenin Psikolojik Etkisi
İnsan psikolojisi üzerine yapılan çalışmalar, zorda olan birini gördüğümüzde yardım etme isteğinin beynimizde doğal olarak uyarıldığını göstermektedir. Çoğumuzun içgüdüsünde “diğerine iyi gelme” eğilimi vardır. Diğerine ‘iyi gelme’ davranışı temelde kendimize de iyi gelir.
Yardım etme davranışı, beyinde mutlulukla ilişkili hormonların salgılanmasını destekleyebilir. Bu nedenle yardım etmek yalnızca karşı tarafa değil; yardım edene de iyi gelir. Bir başkasının yükünü hafifletmek, aynı anda kendi iç dünyamızda da bir genişleme yaratır.
Triadik sistemde grup terapilerinin kökeninde bu yardımlaşma hali yatar. Yargılama olmadan kabülün olduğu bir ortamda hepimizin insan olma temelinde birleştiğimiz duygusunu yaratır. Bu duygu içerisinde ki ortam zorlandığımız hayat olayları ile yüzleşebilme cesaretini bulmamıza ve baş edebilmemize yarar. Grup aktif olarak ‘iyileşme’ sürecinde etkin görev alır.
Grup Çalışmaları ve Psikodrama: Yakınlığa Alan Açmak
Psikodrama yöntemiyle yürütülen grup çalışmalarında; yorum yapmadan dinlemek, önyargıları kenara koymak ve yaşanılan deneyimden doğan duyguları paylaşmak ön plandadır. Bu süreç, kişilere ‘ayna olarak görev alan’ grubun varlığı altında kendilerini farklı bir bakış açıdan tanıma imkânı sunar.
Grup üyeleri arasında paylaşılan deneyim aracılığı ile gerçek bir yakınlık hissi doğar. Dayanışma halinde olma güven duygusunu besler. Güven ortamında savunma zırhlarımızdan sıyrılıp kendi gerçekliğimizle karşılaşırız. Acılarımızın, sıkıntılarımızın ve boşluk hissimizin peşine düşecek cesareti buluruz. Zamanla ortaklaşa deneyimlenenler aracılığı ile üyeler arasında dostane bir komşuluk ilişkisi oluşur. Bu da kişinin yalnızlık hissini azaltıp tek başınalığını güçlendirir ve sonucunda yaşamdan alınan doyumu artırır. Bir grup ile olan iletişimimiz değiştiğinde diğer tüm dahil olduğumuz gruplar (aile, iş ortamı, arkadaşlar) ile olan iletişimimiz değişir.
Yaşamaktan Keyif Almak Ne Değildir?
Yaşamdan keyif almak; sürekli mutlu olmak, hiç zorlanmamak ya da her şeyi kontrol edebilmek değildir. Her şeyi kontrol etme çabamız kaygılarımızdan türer. Belirsizlikten korku ve kaygı kontrolcülüğü tetikler. Yaşam katan keyif alma kontrolcülüğün tam tersine, zorlanmaların varlığını kabul etmek ve bu zorlanmalarla baş ederken insani bağlardan güç alabilmektir. Keyif; kusursuz bir yaşamın ödülü değil, anlamlı temasın ve içtenliğin doğal sonucudur.
Yaşamaktan keyif almak; daha fazlasına sahip olmaktan çok, daha derin ilişkiler kurabilmekle ilgilidir. İnsan, kabul gördüğü, yargılanmadığı, paylaşabildiği ve güvende hissettiği bağların içinde anlam bulur. Bu nedenle yaşamdan keyif almanın yolu; kendini tanımaktan, ihtiyaçlarını fark etmekten, güvene dayalı dostluklar kurmaktan ve dayanışmayı canlı tutmaktan geçer. Unutmayalım: Keyif alınan bir yaşam kusursuz bir yaşam değil, paylaşılan bir yaşamdır.
2019- 2020 yıllarının arasında yaptığım yetişkin grupları çalışmalarının konusu ‘yaşamaktan keyif alma’ olmuştur. Amacım, yargı ve yorumlamalar olmayan güvenilir bir ortamda katılımcıların kendileri ile temas kurmalarını sağlayarak kendi hayatlarını destekleyecek nefes alma noktalarını keşfetmeleridir. Bu keşifleri kendi hayatlarına taşıyıp hayat ile baş edebilme adına kişisel güçlerini artırmışlardır.
2021 yılından sonra yaşamaktan keyif alma grupları yetişkin becerileri kazanmaya aracı olan ‘Ben Kimim?’ gruplarına evrilmişlerdir. Kendini tanıma ve kendin ile temaslı olma, tek başınalık becerileri kazandıran gruplardır. Aynı zamanda ‘İlişkilerimden neler öğreniyorum?’gruplarını da içererek Moreno’nun ben, sen, biz tanımlarını ele alındığı grup çalışmalarına dönüşmüştür.
Uzun süren çözüm bulunamayan üzüntülü olaylar depresyona dönüşürler
Depresyonun Belirtileri Nelerdir?
Aşağıdaki bulguların beş tanesi birlikte on beş günden uzun mevcudiyetine DEPRESYON diyoruz.
- Yaşamdan zevk almama
- Yalnız kalma isteği ile içine kapanma
- Karamsarlık, mutsuzluk
- İsteksizlik, halsizlik, işini gücünü yapacak enerji bulamama
- Günlük olayları kafaya takma
- Sinirlilik, tahammülsüzlük
- Ağlamalar, sürekli olarak üzgün hissetme
- Geçmişte olan bitene takılı kalma ve hep olumsuz düşünme
- Kendini değersiz hissetme
- Uykuya dalma veya sürdürmede güçlük çekme
- İştah kaybı ile kısa bir süre içinde kilo kaybı, bazen ileri form hastalıkta 10- 15 kg kadar kaybetme ,
- Atipik depresyon ataklarında kilo alımı
- Kendini değersiz hissetme
Depresyon toplumda sıkça görülen bir hastalıktır. Toplumu oluşturan bireylerin beşte biri yaşamları boyunca depresyon geçirme riski altındadır.
Depresyonun Nedenleri Nelerdir?
Depresyon durumu birçok tıbbi hastalık ile de tetiklenebilir.
- Tiroid hastalıkları,
- Anemi,
- Vitamin eksiklikleri,
- Diabet,
- Fibromyalji gibi başka bir tıbbi hastalık ile birlikte depresyon oluşabilir.
Bazen kanserlerde ilk bulgu depresyon tablosu olabilir. Fakat çoğunlukla stresli hayat olayları ile karşılaşma ve çözüm bulamama sonucunda oluşur. Uzun süren çaresizlik hissi bireyi depresyona sokar.
Depresif duygu oluşumuna bazı ailelerde genetik yatkınlık hali soy boyunca aktarılır. Yakın akraba çevrelerinde depresyon geçirenlerin olması o aile içerisinde bu genin aktarıldığını gösterir. Stresli hayat olayları ya da başka bir tıbbi hastalık olmasa da genetik yatkınlığı olan kişiler mevsim değişimiyle bile hastalanabilirler. Bu bireyler için depresyon bazen ortada hiçbir sebep yokken başlar.
Depresyon Tanısı Nasıl Konur?
Major depresyon tanısı belirtiler içinde ‘hayattan zevk almama, karamsarlık, isteksizlik’ şeklinde ana bulguların var olması ile konur. Major depresyon geçiren bazı bireyler hafif atak tariflerken bazısı orta hatta ağır şiddette farklı düzeylerde hastalık tariflerler. M. depresyon ağır şiddette yaşandığında intihar gibi üzücü sonuçlar doğurabilir.
Ana bulgular tam olarak doldurulmayan sadece iki tane semptomun mesela uyku bozukluğu ve kendini üzgün hissetme halinin iki haftadan uzun süreli var olmasında minör depresyon tanısı konur. Daha hafif semptomlardır. Minör depresyon semptomları ile benzer fakat uzun süreli varlık sürmeleri durumuna ise distimi tanısı konur. Distimi de bu kronik belirtiler, çoğunlukla karakter özelliği haline gelmiştir.
Distimi, minör depresyon, major depresyon dışında duygudurum bozukluğu hastalıkları içerisinde bipolar, cyclotimi gibi hastalıklardan da söz etmek gerekir.
Depresyon Tedavisinde Ne Yapılmalı?
Depresyon sonucunda beyinde seratonin, nor-adrenalin, dopamin üretimi azalmaktadır. Seratonin huzurlu olduğumuzda üretilen beyin içi yerel hormonlardandır. Nor-adrenalin yorgunluk, enerji ve dikkat işlevleri için önemlidir. Dopamin isteklilik ve isteksizlik halimiz ile ilişkilidir. Üretimin azalması hücreleri strese sokar. Dışarıdan alınan antidepresan tedavi hücreler üstündeki üretim baskısını azaltır.
Depresyon geçiren bireylerin tekrar hastalanma riski mevcuttur. Tıbbi tedavisine bir an önce zaman kaybetmeden başlamak gerekir. Tıbbi tedaviyi tamamlanmadan bırakmamak gerekmektedir. Yarım bırakılan tedavi yinelemelere sebep olabilir. Yineleyen depresyonlar kronik bir hal alabilir. Kişinin yaşam kalitesini azaltır. Kişinin stres ile başa çıkma becerisinin geliştirilmesi şarttır. Bireysel terapiler ile stres ile başa çıkma becerisi geliştikçe kaybedilen hayat kalitesi tekrardan oluşturulabilir.
Bireysel terapi uzun süren çaresizlik hissi yaratan çözüm bulunamamış olayın nasıl gerçekleştiğine dair derinlikli bakış açısı sağlar. Kişinin olay içerisinde tanımlamadığı duyguları tam olarak tanımlamasına ve özümsemesine yardımcı olur. Ayrıca farkına varsa da değiştiremediği tekrarladığı davranış patrenlerini (kalıplarını) fark etmesine aracı olur. Bu duygu ve davranışları tetikleyen öğrenilmiş otomatik düşüncelerini keşfeder. Dolayısı ile uzun süredir çözüm bulunamayan üzüntülü sorununa daha geniş açıdan bakabilir olur. Nasıl oluştuğunu anlamaya çalışırken peyder pey çözüm yollarını da keşfeder.
İzmir Psikiyatrist Dr. Olga Gökbulut medikal tedavinin planlanması dışında depresyonda ki bireyin içinde olduğu duruma daha uygun yanıt üretmesinde, seçeneklerini keşfetmesinde, kalıp halde ki otomatik cevapların dışına çıkılmasında bireysel terapi yöntemleri ile yardımcı olur.


Randevu Al